Delphin Hotels
Yükleniyor..
Yükleniyor..
Yükleniyor..
Yükleniyor..

İpek Cinokur'un gözüyle bilinmeyen İstanbul

İpek Cinokur'un gözüyle bilinmeyen İstanbul

Herkese merhabalar!

 

Ben 17 yaşında gezmeyi çok seven lise üçüncü sınıfa giden öğrenciyim. Biliyorsunuz liseler 4 yıl. Sınavlarım sona erdi. Rahatladım. Derslerim de iyi. Böyle olunca gezme isteğim kabardı.  26 -29 Mayıs tarihleri arasında ailecek İstanbul'a gitme fırsatı yakalayınca hemen kendi kendime plan yapmaya koyuldum. Bu sefer kesinlikle Galata Kulesine çıkıp hem o yedi tepeli şehri kuş bakışı görme fırsatı elde edebilecek hem de Ümit Yaşar Oğuzcan'ın  Galata Kulesi'nden atlayarak intihar eden oğlu Vedat Oğuzcan'ı ve Hazerfan Ahmet Çelebi'yi yerinde anabilecektim.

 

İstanbul'a varır varmaz ilk olarak Beşiktaş'a geçtik. Konaklayacağımız yer SGK misafirhanesiydi. Bavullarımızı koyup hemen yürüyerek yola koyulduk. İlk durağımız Ortaköy oldu. Ortaköy Camisi ile Boğaz Köprüsü civarını biraz dolaşıp birer çay içtikten sonra deniz kokusunu koklaya koklaya Rumelihisarı'na kadar yolumuza devam ettik.

Bu yolda beni en çok etkileyen şeyleri anlatmayı borç bilirim. 1 Ocak 2017 yılında silahlı saldırı yapılan Reina'nın önünden geçerken tüylerim diken diken oldu... Bebek taraflarında yürürken ''Aşiyan Mezarlığı'' tabelasını gördüm. İçimden ''Bu isim bana çok tanıdık acaba nereden?'' diyordum ki birden Tevfik Fikret'in evinin adının aşiyan olduğu aklıma geldi ve içimden sevinç çığlıkları atarak ben burayı biliyorum diyerek anne ve babama anlatmaya başladım...

Aşiyan Mezarlığı'nın önünden geçerken kendi kendime düşünüyordum. ''Acaba bu insanların hayatı nasıldı'' diye... Ve kafamı çevirmemle ''Ben Sana Mecburum'' şiirinin sahibi Atilla İlhan'ın mezarıyla karşı karşıya geldik. İçimden şiirini okudum, biraz da hüzünlendim. Türk Edebiyatının ustalarından Turgut Uyar, Edip Cansever, Özdemir Asaf, Tezer Özlü, Yahya Kemal Beyatlı, Tevfik Fikret, Onat Kutlar... Atilla İlhan başta olmak üzere edebiyatımızın ustalarının mezarlarına su dökmeyi çok  isterdim.  Mezarlığı geçerken aklıma deli düşünceler geliyor. Kendi kendime, bu kadar şair - edebiyatçı Aşiyan Mezarlığında bir arada yatıyor. Ne tartışmalar yapılıyor ne şiirler okuyorlardır birbirlerine...

Akşam olmuş yağmur ha yağdı ha yağacaktı. Üstelik artık ayaklarım 23,6 kilometre yürümeye artık dayanamıyordu. Aşiyan mezarlığından geçerken şairlerimizin mezarlarını gördükçe çok duygulandım.

İKİNCİ GÜN

 

Pazar gezimizin ikinci günüydü. Nereye gideceğimizin merakıyla heyecanlı bir şekilde uyandım ve hazırlanıp Taksim'e gitmeye karar verdik. İstiklal caddesine girerken arkamı döndüğümde AKM'nin yokluğunu yoğun bir şekilde hissettim. AKM yıkılıyordu. Dozerler son duvarları da yıkmak üzereydi.  Yoluma devam ettim. İstiklal'e vardığımızda biraz yağmur başlamıştı ama neyse ki yürüyüşümüzü engelleyecek kadar etkili değildi. Hem yağması iyi de oldu en azından İstanbul'da yağmurda yürümem demem. Pazar sabah olduğu için İstiklal Caddesinde bizden ve bir kaç turistten başka kimseler yoktu. İstiklal akşamdan kalma idi.

Bu arada aylardır aradığım bir kitabı Sahaflar Çarşısında bulabilirim ümidiyle içeriye daldım. Fakat çok erken saatlerde  damladığım için kitapçılar kapalıydı. Sahafların kapıları kapalı ama her sahafın vitrin önlerinde eski kitaplar, fotoğraflar, silinmiş satılık anılar, fotoğraflar yer alıyordu. Sahafçılardan ayrılıyoruz.

İstiklal caddesinin ara sokaklarını keşfetmek istiyorum. Ara sokakları dolaşırken bir kapı dikkatimi çekti. Ve kendimi Beyoğlu Üç Horan Ermeni Kilisesinde buldum. İçeri girdiğimde pazar günü olduğu için ayin yapılıyordu. Kilisenin atmosferi, yakılan tütsünün kokusu çok ilginç gelmişti. Fotoğraf çekimi yasak olduğu için çekim yapamadım ama en azından o ayinin görüntüleri aklımda kaldı. Farklı kültürleri, dinleri, insanları tanımak, o ortamda bulunmaktan daha güzel ne olabilir, sonuçta hepimiz aynı evreni paylaşıyoruz. Ermeni, Kürt, Türk,kadın, erkek... diye ayırmanın olmadığı bir dünyayı yaratırsak eminim ki çoğu şeyi değiştirebiliriz... Sosyal mesajımı verdikten sonra devam edelim

İstanbul Modern Sanat'ın hangi tarafta olduğunu öğrenmek için Salt Beyoğlu'na girdiğimde kararımdan vazgeçip burayı gezmeye karar verdim. İçeride Bülent Şangar ve Aydan Mürtezaoğlu'nun ''Devamlılık Hatası'' konulu sergisini inceleme fırsatı buldum. 22 Temmuz'a kadar sürecek olan bu sergiyi de ziyaret edebilirsiniz.

 

Dükkanlara, ara sokaklara gire çıka Galata Kulesine ulaştık, biraz sıra bekledikten sonra o manzaraya ulaştık. Uğruna nice şiirler yazılan, şarkılar bestelenen,  savaşlar yapılan bu şehri gökdelen, AVM ve apartmanların istilasına bırakılmış olarak görmek biraz can sıkıcı bir durum ama en azından boğazdan geçen gemileri izleyerek biraz da olsa sakinleşebilirsiniz...

Galata Kulesi'nden sonraki durağımız Karaköy'den Eminönü'ne geçmekti ve hedefimize vardığımızda Mısır Çarşısını görmeden olmaz diyerek kalabalıkları yararak Mısır Çarşısından Sirkeci'ye ulaştık. ''Sirkeci'ye gelip tren  garını gezmeden olmaz'' diyerek biraz garı gezdik. Ama annemle babama ''Interrail biletimi alın, yolunuza bensiz devam edersiniz'' dayatmalarıma dayanamayarak gardan zorla çıkardılar. Hem biletimi alsalar neye yarardı Euro kaç lira olmuştu ki zaten?

 

İstemeye istemeye Sirkeci Garından çıktım. Haritayı açtığımda 10 dakika mesafede İstanbul Arkeoloji Müzesi varmış. Hedef Arkeoloji Müzesi...Kapanmasına 2.5 saat kala gezmeye yeter mi korkusuyla müzeye girdik. Restorasyon nedeniyle müzeye girerken inşaat hali göze çarpıyor ve gezmeye başladığınızda heykeller, mezar taşları sizi karşılıyor. ''Bu kadar eski çağlarda, günümüz teknolojisi bile yokken bu eserleri nasıl yapmışlar'' diyerek gezinip empati yapıyordum ve eserleri inceliyordum.''Acaba bu insanlar kimdi, nasıl hayatları vardı?..'' diyerek.

 

Buradaki en çok dikkatimi çeken şeylerden biri İstanbul'un fethinde gemilerin karadan yürütülmesine yardım eden Haliç'e gerilen zincirler ve mumya mezarlarıydı. Arkeoloji Müzesini güzelce gezdikten sonra aynı bahçede bulunan Çinili Köşke uğradık ama biraz yorulduğumuz için pek gezmedik içini. Normalde Topkapı'ya da girecektik ama kapanmıştı.

NAZIM'IN CEVİZ AĞACI

Biz de Nazım'ın büyün aşkı Piraye'yle buluşurken polisten kaçmak için tırmandığı ceviz ağacınının peşine düştük. Yorulmuştuk. Gün boyu yürüyorduk. Soluklanmak için bir banka oturduk ve Nazım Hikmet'i Piraye'yi cve ''Ben bir ceviz ağacıyım'' şarkısını söyleyen Cem Karaca'yı yad ettik. Soluklandıktan sonra Beşiktaş'a döneceğiz ama yolumuzu da uzatıyoruz. Taksim'e gitmek ve hem de akşam İstiklal Caddesi'ni görmek için Karaköy tünelden tramvaya bindik.

Evet sabahki halinden daha canlı bir İstiklal vardı karşımızda ama o eski halinden de eser yoktu... Beşiktaş'a vardığımızda çarşıda uygun fiyata bir lokanta bulduk ve konakladığımız gün boyunca akşam yemeklerini hep burada yedik. Eğer amacınız karnımı doyurayım ama ucuz ve temiz olsun diyorsanız tavsiyem Beşiktaş'taki Balkan Sofrasıdır... Misafirhaneye gelip ne kadar yol yapmışız diye bakarken 34,23 km yürüdüğümüzü öğrenince bir şaşırma ve gurur belirdi. Çünkü olabildiğince taksi veya toplu ulaşım kullanmamaya çalıştık.

YEREBATAN SARNICI

 

Üçüncü günümüzde de erkenden kalktık hazırlandık ve bu sefer Yerebatan Sarnıcı'na doğru(Bazilika Sarnıcı olarak da bilinir) yola koyulduk, uzun süredir gitmeyi çok istiyordum. Yerebatan Sarnıcı Bizans imparatoru I. Justinianus tarafından yaptırılmış, sudaki yükselen ve sayısızmış gibi görülen mermerlerden dolayı ''Yerebatan Sarnıcı'' deniliyormuş. Yerebatan Sarnıcı Bizans döneminde imparatorların kaldığı sarayın ve bölgedeki diğer sakinlerin su ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılmıştır aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin İstanbul'u fethinden bir süre sonra daha kullanılmış, Topkapı Sarayı'nın bahçelerine buradan su verilmiş. İçerinin atmosferi çok ilginçti gerçekten...Karanlık ama loş ışıklarla ilgi çekici ve gizemli görünüyor.

Burayı da listenize eklediyseniz sıradaki durağımız olan Sultanahmet Meydanı'na doğru gidelim mi? Sanırım Ramazan Ayından dolayı çeşit çeşit el ürünleri satılan stantlar kurmuşlardı. Ürünleri inceledikten sonra Sultanahmet Camisine girecektim fakat baş örtme zorunluluğundan dolayı gidip eşarp almaya üşendiğim için oraya gitmekten vazgeçip  mimarlık tarihinin günümüze kadar ayakta kalmış en önemli anıtları arasında yer alan Ayasofya Müzesine gittik.  Burası Doğu Roma İmparatorluğunun İstanbul'da yaptığı en büyük kilise olmakla beraber aynı yerde 3 kere inşa edilmiş.  

 

Günümüz Ayasofya’sı İmparator Justinianos  tarafından dönemin iki önemli mimarı olan Miletos’lu (Milet) İsidoros ile Tralles’li (Aydın) Anthemios’a yaptırılmış olup zamanında taç giyme merasimlerinin yapıldığı kilise olarak kullanılmış, fakat İstanbul'un fethiyle camiye çevrilmiştir. İçeriye girdiğinizde Meryem Ana- İsa resimlerini ve Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılan hat levhalarını da görebilirsiniz. İki farklı din ve kültürün Ayasofya'da aynı anda bulunması da dikkati çeken diğer şeylerden biri.

Duyduğumuza göre Ayasofya Müzesinde kazı çalışmaları devam ediyor. Daha bir hafta önce ziyarete açılmayan bir alanda yeni yerler ortaya çıkarılmış.

TOPKAPI SARAYI SALI GÜNÜ KAPALI

Aslında amacımız Kadıköy'e değil Topkapı Sarayı'na gitmekti. Son anda değiştirdiğim karardan dolayı Topkapı Sarayı'na gitmekten vazgeçip Eminönü'nden çok sevdiğim eski tip şehir hatları vapuruna binip Kadıköy'e vardık. Buradaki ilk durağımız Haydarpaşa Garı olmuştu ama ne yazık ki 2010 yılında çıkan yangından dolayı bir yenileme aşamasındaydı bundan dolayı da içine giremedik .Sadece önünde ''Haydarpaşa Hatırası'' yazan bölümde fotoğraf çektirebildim.

 

Kadıköy'ü pek beğendiğimi söyleyemem. Hatta keşke ''Kadıköy yerine Topkapı Sarayı'na gitseydim'' diye söylendim.  Ama ertesi günü nasıl olsa Topkapı Sarayı'na gidecektim.  Öyle de oldu. Topkapı Sarayı'nı ziyaret edeceğim sevinciyle Gülhane Parkı'nın kapısından yukarıya doğru çıkmaya başladık. Arkeoloji Müzesi ile Topkapı Sarayına çıkan yolun başında güvenlik görevlileri, ''Topkapı Sarayı bugün kapalı. İsterseniz Arkeoloji Müzesini gezebilirsiniz'' dediler. Bende  ama internetten baktığımızda Google'dan Topkapı Sarayının salı günü açık olduğunu söylüyor dedim. Hayır bize söylenen kapalı dediler. Israr etmek zaman kaybı olacaktı. Sonuçta onlar sadece görevli idiler. Geri döndük.

 

Aman siz siz olun salı günleri Topkapı Sarayı'na gitmeyin. Çünkü Salı günleri Topkapı Sarayı kapalı oluyormuş. Topkapı Sarayı'nın en etkili  yetkilileri de Sarayın açık ve kapalı günlerini internet ortamında güncelleştirirlerse  güzel bir iş yapmış olacaklar. Yani anlayacağınız turizmimiz de sanırım böyle...Kör topal gidiyor.

Neyse biz yine gezimize dönelim. 

Gezimizin ikinci günü Topkapı Sarayı'na  gitmememin pişmanlığıyla tekrar bir Taksim çıkarması yaptık. Aslında direkt Beşiktaş'a da geçebilirdik ama video çekmek için önce Galata Köprüsüne sonra da İstiklal Caddesine gitmem lazımdı. Sağolsun ailem de o soğuğa rağmen bir şey demediler ve videomu çektikten sonra İstiklal Caddesi üstünden Taksim'e vardık. Oradan da minibüslerle Beşiktaş'a vardık karnımızı doyurup dinlenmeye koyulduk.

ÜÇÜNCÜ GÜN

Sabah kalktığımda İstanbul'dan ayrılmanın üzüntüsüyle Antalya'ya kavuşmanın verdiği mutlulukla biraz buruk bir sevinç vardı. Zaten her güzel her şeyin bir sonu vardır diyerek kendimi avuturken annemle babam misafirhaneden çıkış işlemlerini yapmış bavullarımızı emanete bırakmışlardı ki uçağımız gece olduğu için bir de Atamızı Dolmabahçe Sarayı'nda analım dedik. Dolmabahçe Sarayı'na İçeriye girerken isterseniz kimliğinizle ücretsiz sesli rehber ödünç alabilirsiniz.

Sarayda selamlık ve harem olmak üzere iki ayrı bölümün biletleri satılıyor. İsteyen parasını ödeyip iki biletiyle iki bölüme de girebilmekte. Selamlık bölümünde devlet işlerinin görüşüldüğü yabancı devlet insanlarının ağırlandığı bölüm olarak kullanılmış zamanında. Haremlik de ise padişahın aile hayatının geçtiği, validelerin konakladığı bölümdür . Aynı zamanda Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün hayata gözlerini yumduğu oda da harem kısmında yer almaktadır.

Saraydaki en dikkat çekici şeylerden biri Osmanlı padişahlarının kullandığı eşyaların çatal, bıçak, bardak... daha birçok şeye varana kadar fazla lüks, fazla gösterişli olması. Zaten saraydaki benim için en önemli olan bölüm zaten belliydi. Şimdilerde bazı kimselerin unutturmaya çalışsa da böyle bir şeyin mümkün olmayacağını bilmedikleri için boşa kürek çeken insanların, Ulu Önderimiz Atatürk'ün hayata gözlerini yumduğu odasına girerken bir Türk genci olarak duygulanmamak elde değildi.  İstanbul'u ziyaret edenlerin mutlaka uğraması gereken bir yer kesinlikle...

DİKKATİMİ ÇEKENLER

Dolmabahçe Sarayı'nda TBMM Milli Saraylar Müdürlüğü tarafından yapılan uygulamalar dikkatimi çekti. Bunlardan bazıları şöyle.

-Haremlik bölümünün bazı salonların tavanlarında çatlaklıklar oluşmuş. Bunlar artık gözle görülür hale gelmiş.

-Bilet fiyatlarını yüksek buldum. Saraya giriş fiyatlarının yüksek olması nedeniyle çok kalabalıklı ailelerin sarayı ziyaret etmesi ekonomik açıdan zor. Bilinçli olarak mı bilet fiyatları yüksek tutuluyor acaba diye düşünmekten de kendimi alamadım.

Atamızın yaşama gözlerini yumduğu, Osmanlı padişahlarının yaşamlarını geçirdiği Dolmabahçe Sarayı içinde fotoğraf çekimi yasak.  Ancak turistler cep telefonlarıyla fotoğraf çekiyor. TBMM Milli Saraylar Müdürlüğü ziyaretçilerin fotoğraf çekmesine neden izin vermiyor. Yerli ve yabancı turistler ziyaretlerde çektiği fotoğraflarla daha iyi tanıtım yapabilir.

Yazımı sona erdirirken gezi anılarımı, gözlemlerimi yazmam konusunda ısrarcı olan baba yarısı  Emin amcama bu fırsatı sunduğu için kendisine çok teşekkür ederim...

Ha bu arada siz turizmci büyüklerimden de destek görebilirsem gezilerimi sosyal amaçlı kampanyalara dönüştürerek ülkemin tanıtımına da katkı koymak istiyorum.

GEZİ YORUMLARI
Sizde Yorum Ekleyin
POPÜLER