Karayolunda doğu-batı köprüsüydük

1960’ların sonu, 1970’lerin başından itibaren, ‘’özgürlük/barış’’ sloganlarıyla, ucuz ve bol uyuşturucu peşindeki Batı Avrupa Gençliği ‘’nirvanaya’’ OTOBÜSLE ulaşırdı... Türk İşçilerini Avrupa’dan Türkiye’ye taşıyan Türk otobüs firmaları bu işi de yüklendi...

Londra – Paris – Brüksel – Amsterdam – Münih – Viyana – Belgrad – Sofya – İstanbul – Tahran – Kabil – İslamabad – Delhi... 13 Ülke... Londra – İstanbul 3.200 km... İstanbul – Tahran 2.500 km... Tahran – Kabil 2.300 km... Kabil -  Yeni Delhi 2.000 km... Toplam 10.000 km... 8 gün, 8 gece... Belgrad, İstanbul, Doğubeyazıt, Tahran, Herat (Afganistan), Kabil ve Lahor’da (Pakistan) hanlarda 8 – 10 kişi bir odada konaklama... Yeni Delhi son durak... İki – üç  gün sonra gerisin geriye aynı güzergah...

Babam, 1977-1978-1979’da Afganistan’da Türkiye’nin Askeri Ataşesiydi... Nisan 1978’den itibaren, Rus işgaline hazırlık için sabah erken kalkan ‘’çakma ihtilal’’ yaptı (Davut Han, Nur Muhammed Terakki, Hafizullah Amin, Babrak Karmal, Necibullah... 1979’un ikinci yarısında Ruslar fiilen işgal etti...

3 – 4 haftada bir gelen Türk otobüsleri, Türk görevlilere ve Afganistan’da yaşayan Türklere gönderilen veya onların eşe-dosta gönderecekleri mektup, küçük hediye vs. götürür-getirirlerdi... Otobüslerin kaptan ve muvinleri misafir edilir, Hem memleketten haber alır, hem de gönderilmiş mektup ve hediyelere sevinilirdi...

Bu seferlerin sonuncusu Temmuz 1978’de gerçekleşti... Hem bu son seferde, hem de Ağustos 1978’de Almanya’dan Afganistan’a karayoluyla giden son Türkler biz olduk... Almanya’dan aldığımız  arabayla yaptığımız mecburi dönüş seyahatini ve Babamın rahatsızlanmasıyla 4.000 km yolda 17 yaşında direksiyona geçen biraderim Serdar’ı ileride anlatırım...

Afganistan’a ve Afganistan’dan uçan tek havayolu, düzenli olmayan Ariana Afgan Hava Yolları’nın 1978 Nisan ihtilali ile hiç düzeni kalmadı... Güven zaten yoktu... Yeni palazlanan mücahitler çok zeki olduklarından her uçan aracın içindekileri KAFİR kabul ederlerdi... Roketatar, uçaksavar, bazuka, havan, tabanca, tüfek, ne bulurlarsa Kabil’in etrafındaki dağlardan ateş ederlerdi... Ben ve Annem bir kez İstanbul’dan Kabil’e uçuşta uçak, çok küçük de olsa, isabet aldığından Kandahar’a mecburi iniş yapmıştık... Babam da Türkiye’den bir görev dönüşü uçağın iniş takımları açılmadığından Yeni Delhi’ye acil iniş yapmıştı...

Afganistan cayır-cayır yanıyor, İran fokur-fokur kaynıyor ve o günlerde Türkiye’de anarşi ile kan gövdeyi götürüyor... Temmuz-1978’de son otobüs geldi... Kaptanlar Yalçın, Vedat ve muavin Mehmet yolcuları bir hana bırakıp, otobüs ve kendi güvenlikleri için büyükelçilik misafirhanesinde kalıp, yemek için misafirimiz oldular...

Bir hafta sonra babamın senelik izninin başlayacağını ve Kabil’den direk uçuş olmadığından ailece Türkiye’ye ulaşabilmek için kafa yorduğumuzu görünce; ‘’dönüşte 4 koltuk ayıralım, 4 günde Ankara’ya ulaşırız’’ dediler... Kabul ettik... Sonradan anladık ki eğer biri Kurmay Albay, dört diplomatik pasaportlu Türk olmasa kimin ne halt ettiğini kimsenin bilmediği sınır geçişleri ve yol kontrolları aşılamayacaktı... Belimizdeki silahlardan değil, o dönem Türkiye’nin ve resmi Türk görevlilerin saygınlığından...

O gün geldi... Bize ayrılmış öndeki 4 koltuk dışında otobüs dolu... Babam, annem, bir yaş büyük ağabeyim ve 16 yaşında ben... ‘’Bu otobüs apış arası kokuyor, biz bir sonrakiyle gidelim’’ deme şansımız olmadığından ‘’annem bile’’ söylene-söylene yerine oturdu... İki tabura yetecek yiyecek-içecek hazırlamıştı... İran’dan ucuz (neredeyse bedava) mazot almak için bagajlar yakıt deposuna dönüştürüldüğünden üst bagaj yaptırılmış... Körüklü kapı yok... Tavandaki havalandırma kapaklarını açamıyoruz... Yol arkadaşlarımız İngiliz, Alman, Hollandalı, Fransızlar başta hippiler...

Barışsever, mutlu ve  güleryüzlüler ama bakımsız, sürekli haşhaş içen, fazla rahat, kimin kimle olduğu belli olmayan ve utanması hiç olmayan bir tür... 3 – 5 Dolara ‘’organik ve taze’’, gofret büyüklüğünde siyah ve/veya kahverengi ‘’macunları’’ yüklenmişler, sızdıkları zamanlar dışında aralıksız kardeş-kardeş tüttürüyorlar... Haydi, bizim ailecek ‘’duman altı’’ olmamız bize dokunuyor... Sakat tarafı, şöförler de duman altı... Rica, uyarı, tehdit, silah işe yaramadı... Tepkileri, ‘’PEACE, I LOVE YOU MAN, MY ANGEL’’ olunca ‘’ya sabır’’ deyip katlandık... Aspirin almadan önce helalleşen türden olduğumuz için haşhaş dumanından hepimiz, koyun gibi bakıyoruz...

Afganistan’da haşhaş / afyon, yemiş gibi bakkalda da satılırdı, seyyar simitçi gibi çocuklar da satardı... Nasvar kullanmayan ‘’geleneksel Afgan Erkeği’’ yoktu (Rendelenmiş tütün, afyon ve bir tür yeşil kına harmanı... Metal kutu veya deri kesede taşınıp, sürekli bir tutam dilin altına konulup emilir, sıklıkla yeşil-yeşil tükürülür)... Kaldırımlar ve yol kenarları çeşitli boyutta kurumuş, yeşil beneklerle kaplıydı...

İlk durak; Gazneli Mahmut’un memleketi Gazne Şehri... 150 km / 3 – 4 saat sürüyor... Henüz Herat’a kadar direk otoyol olmadığından ‘’V’’ şekli çizerek önce 350 km / 6 saatte Kandahar’a varış... 600 km / 7 saat sürecek, cansız, ay yüzeyi gibi Kandahar – Herat yoluna çıkış...

Ruslar, Afganistanı işgalden 10 yıl önce birliklerini kolay sevketmek için ‘’hibe olarak’’ bu yolu beton bloklarla kapladıkları için her noktasına uçak indirmek mümkün... Bitki gördüğümüzde şaşırdığımız bozkırda Orhan Gencebay, Emel Sayın, Bülent Ersoy vs. Türk Müziği dinleyip ve ‘’dinletip’’ süratle yol alıyoruz... Hareketten 17 saat sonra Herat’a vardık...Eksi 5-yıldızlı hana yerleştik...

Ertesi gün 375 km / 5 saat Meşhed ve 900 km / 12 saatlik Tahran... Plan konaklamaktı ama durum karışık olduğundan 650 km / 8 saat daha gittik ve Tebriz’de bir hana kapağı attık...  Ertesi gün 300 km / 5 saat sonra Gürbulak Sınır Kapısından geçtik ve 1.200 km / 17 saatlik son gayretle Ankara’ya vardık...

Yufka yürekli Türk olmak başka bir şey... Ankara – Sıhhiye Orduevi’nin önünde, ailecek Türk ekip ve yol arkadaşlarımıza Londra’ya kadar sürecek yolları için hayırlı yolculuklar diledik ve iki koli dolma, börek, kuru köfte, konserveler, sucuk, pastırma, peynir ve meyve sularını hediye bıraktık... Şarkılarla, tezahüratla yola devam ettiler...

Selamlarımla,

 

MAKALE YORUMLARI
Sizde Yorum Ekleyin